MÂNÂ

“mânâ lâzım” dedin de,
bir de ona kap lâzım,
dara lâzım tartmak için,
maliyet; mallanmak için,
mânâlanmak için…

böyle çalışır aklım,
mânâ bir tür “değer” bana,
bu yüzden derim hep “değmez bazısına”.

zîrâ,
mânâlı olan yaşanmaya değerdir,
zaman ve yerdir mânâlı kılan,
bekleyip görmek,
adettendir.

KANUN NAMINA

Şu şehir manzarasına,
Alışmışız ne tuhaf,
Toprağı tanımaz çoğumuz.

Denize karşı dönüp de,
Güneşe sere serpe uzanmak,
On beş günlük bir mevzu,
-iş kanununa göre-

Şehrin de kanunları var,
ve de efsaneleri;
Deniz kızları ve tanrıları olmayan.

Doğanın kanunları,
Anca belgesellerde;
Vahşi hayvanların dişlerinden ibaret.

Düşler kapana kısılmış,
Düşler şimdi betonda.
Düşler karılıyor harç makinasında.
renksiz…
gri…
Donacak bekledikçe,
ve dönmeyecek geri…

AYNI TAS AYNI HAMAM

Tecrübe tekrar sayısı,

Mükerrer okunan roman gibi,

Ne kadar okusam sonu aynı.

 

Yaş aldıkça daha derin sadece,

Daha belirgin ayrıntılar büyüdükçe biz,

Bir büyüteçten bakar gibi,

Belki de daha çirkin hatta.

Telaş yok! Yine aynı.

 

Ne de olsa insan aynı insan,

Kadın aynı, erkek aynı,

Kadın daha aynı, ve erkek daha da;

Ben hepsinden aynı.

DOĞMA! BÜYÜME!

Siz aklen nerelisiniz bilmem ama,

Biz doğma büyüme acılıyız buralarda.

 

Oynamayı bilmediğimizden  mi;

Alışkanlıktan mı…

Hep bir dar ederiz, birbirimize göğsümüzü;

– ki siz akla siper etmiştiniz oysa-,

– “aklın yolu bir” sözü hakikaten doğruysa…-

Biz bakla açtık atiye;

taklalar atanımız bile var,

Dün incelttiği bıyıklarında hâlâ;

altından (Au) bir tarakla.

 

Merakla izleyin pekiyi ama korkmayın da kaçırmaktan.

Sonsuzdur bu sahne, hep tekerrürü vardır inanın.

Yazmaktan bıkmadıkları,

Oynamaktan korkmadıkları,

İzlemekten usanmadığımız,

Ağızlarına sıçmadığımız…

 

…koltuklarda oturanların.

HAKÎ-KAT

Dil ile var edilir sandığın Dünya’ların,

Kısadır ömürleri…

Birbirini tutamaz.

 

Dil ile kurulur,

Hâl ile yıkılır,

İstikamet gönülse,

Yol ile gidilmez…

 

Kelimedir bunlar tuğla değil,

Uymadı mı uymaz oturduğu yere.

Akıldan döşeli zihin düzlükleri,

Bir tümseği açık eder, gölgelerinden.

Tuvaldeki resim değil, sahici bir manzara:

Gözünü çeker ufuktan beriye, o eğretilik // (silik ve delik-deşiktir kimi zaman)

Kendi ne kadar büyükse,

Gölgesi de öyledir. // (Daha da büyük hâttâ, güneşimiz batmakta iken…)

Kaçmaz işte azıcık akılı olandan,

Ancak…

İnsan sadece isteyince kanar -ve istemeden yanar-.

 

Lafla yürümez peynir gemisi,

Ardına takât lazım…

Bir araba ise bu düzen karadan,

İki adet yağız at lazım…

 

İnsana hakîkat lazım.

Çok lazım.

CANLARIMIN PARÇACIK / DALGA İKİLEMİ

Canlarımın yarısı,
Bir başka işler.
Diğer yarısı aşka,
Her biri de başka başka.

Kuantum fiziği gibidir,
Her bir parça,
Tek başlarına başka,
Birlikte iken daha başka.

“Makro’n mikro’nu tutmuyor…”

Tutmaz tabi!
Fiziğin kanunu bu.
Anladıysan abdal olasın!

Ama sen de pek bir elektronsun,
Ben de pek bir yarık.

(bir) Tanem mi olduydun,
Dalganı mı geçtiydin…
Anladıysam aptal olayım.

“Çelişkili…”

Öyle tabi!
Aşkın kanunu bu.

ORİGAMİ

Day and Night, 1938

Düz aslında.
Çok da net…
Biraz katlayınca bir çok boyut kazanıyor,
“Bir şey gibi” yapacaksın;
Bir şeye benzeyecek…

Kılavuzun da varsa,
Çok da kolay aslında.
Azıcık izle ve öğren, biraz salaktır nasılsa,
Alıktır, belli de eder…
Nasılsa üzerinde keskin çizgileri var.

Sol kenarını katla, duyguya benzesin.
Katla sağ kenarını, özlem ekle biraz.
Tırnağınla çiz ki derin gibi olsun…
Ve “haberim yokmuş gibi çek!”
Gerçekçi olsun.

Bu kadar istikrarlısı,
Sabır ve tahammül işi,
Vallahi bravo -şaşıyorum yapana-…
Nasıl bu kadar katlanır?
Bu kadar nasıl katlanılır?

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=4wcCvZVd6zQ]

GÖRELİLİK

Var olan her şey yalan;
bize söylenene dek,
haber de verirler ama,
İnanmazsak yine yalan…

Gerçek belki yerinde,
Ama inanınca anca…
İnandığımız nispette,
ve o kadarcık sadece…

Gerçek işte; göreli,
İnsana göreceli.
Ya göz göre göre,
Ya ancak göre göre…

İnanmalı.

UKÂLÂ DÜMBELEĞİ

Kafasının içindeki
İnsanın doğrusu,
Değil Dünya’nın gerçeği.

Şu bulutlu hava,
Şu patlamış çiçekler,
Düşünse idi ne olacaktı?

Şu taşlara göre,
Sen taş olsan ne?
Önünde sonunda bir matematik

Ve şu uçan kuşlar,
Senin gibi yürüyemiyor,
Balıklar yanında boğulurlardı.

Ama hiçbiri,
Ukala değil…
Bilmiş de değil insan kadar.
Eksik bir aklımız var işte,
O kadar.

Buhran (Değ(iş)ti)

Buhran bu,
Satılık etlerin bedduası,
Uzanıyor satanların kurtlu asası,
Beddua bu,
Tabu dualar…
Tabi tutmazlar, kabul olmazlar…

Boşa!
Boşa iyilik çırpınışları,
Buhran ya, bunalım:
Kapatmışlar çıkışları,
Ahşap yangın merdivenlerinin,
Demir parmaklıklı çıkış kapıları.

Buhran bu,
Masum çocukların bedduası,
Masum çocukların yangın anaları,
Anaların ağıtları güçlüdür,
Ağıtları namus,
Diğer yanda namus üstüne bir poker,
Elinde Kare, Kupa, Maça, Sinek ası,
En az sinek kadar mide bulandırası.

Ama mübah diyorlar,
“Mübahsa poker, ağıt da mübah”
Ağıtsa da; yeter ki -yetmez ama evet-
Olsun! Ödülü yeşil -(k)ağıt-

Şimdi böyle işte hayat,
İyiler kötülere gıpta etiyor,
Geçmiş zamanın simyacısı,
“Bak kağıt altına dönüşüyor…”
Satan da, satın alınan da, alan da,
Hepsin yalan.

Yalan değil,
Buhran bu,
Tüm insanlığın düştüğü….

11-01-2008/2013-01-06